Böyle bir an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Böyle bir an etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2020 Pazar

Böyle bir an

En çok gece yastığa koyunca kafasını düşünür, insan. Genel de böyle oluyor sanırım. Bir de en kalabalık yerde olur bana. O kadar karışık şeyler gelir ki aklıma. Çocukluk arkadaşımın bana bahsettiği bir anısı mesela. Nerden nereye getirir konuyu içimde.

İki çocuk olunca hayatımızda. Sürekli biri birine dengeleme çabası vardır kafamızda. Demin küçük öksürüyor diye yanına geldim. Baktım geçmiyor biraz daha bekledim su içirdim falan derken, öyle başucunda dalmışım.  Gözleri açık dalanlardan... 

Babam vefat ettiğinde lisedeydim. Günlerin kısa olduğu böyle kış zamanlarında, eve dönüşte karardı gün, akşama dönerdi. Ve otobüsle babamın oradan geçer giderdik eve..

O nasıl bir vurgundur insana . O geldi gözümün önüne.  Bu saatte çocuğu öksüren anne, kendisiyle kalkıp eve gidemeyeceğini bildiği babasının yanından geçerken gözlerini sıkıca yumardı. 

Neden not düştüğüm bilinmez zamana . 
Iyi geceler kopup giden zamanın bana bıraktığı anlara.

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Böyle bir an

Her köşesinde binler yaşanmışlığın olduğu yer..
Memlektim diyeceğim ama çok mu eğreti durdu bende..
Ben değil ama annemler babamlar yaşamış ya, ucundan bucağından birşeyler dokunuyor bana buradan...

Son günlerde anneme çokça teklif ettiğim yerdeyim..
Eski köy evimizi biraz onarıp, yaz kış sobanın yandığı, en yakın bakkalın 5 km uzakta olduğu, bahçesine ekip biçtiğimiz sebze meyveyi yediğimiz, yatsıdan sonra herkesin uykuya daldığı, gündüzleri  kitap okuyarak geçireceğimiz bir hayat...

Hayal gibi geliyor ama şuan tam da o vaziyetteyim..

Bloguma önceden yazdığım bir yazıyı eklemedim hiç, hep oturduğum anda yazıp yayınladığım yazılarla dolu.. Ama şuan burada internet yok, telefonu elimize alıp köşe köşe gezip bulmaya çalışıyorum bazen.. Sonra da vazgeçip anı yaşıyorum..

Birbiri ardına sıralı dağlar arasından yaklaşan dumanlara bakıyorum.. Dumanların hafifçe dağılmasıyla beliren köylere...

Navigasyon ile bulanamayacak bir yerdeyim...  Köylerimiz daha da aşağıda aslında, buradan yukarı ev olmaz desek de daha da yukarıdayım.. Yayla ile köyler arasında.. Sesimin yankı yankı uzadığı topraklarda..

İlkokulda çizdiğimiz o klasik resim burada sanki; iki katlı ev, yanından dere akıyor, dağların arasından güneş yüzünü az gösteriyor.. Buna bir de bol yeşillik, ekili çaylar, mısırlar, fındık bahçeleri ekleyelim... Beline keşan bağlamış, sırtına sepeti çokça doldurmuş bir kadın yapalım, yüzüne yaşanmışlıkların çizgilerini eklesek " ey kizum sen neredensun" dediğini düşünsek, biraz yaklaşmış olursunuz bana.. Henüz, olduğumuz yerdeki kokuyu veren bir teknoloji yok.. O olmadan eksik tüm fotoğraflar, resimler...

30 Mayıs 2014 Cuma

Böyle bir an



Babamdan duymuştum ilk önce; Kabe'de temizlik görevlisi olmak...

- Emekli olayım kızım, seninle hem umre yapacağız hem de.... Ah orada bir temizlik görevlisi olsam ben... 

Bir iç çekişi vardı o zaman... Arabistan'da uzun yıllar kalmıştı. Almıştı bir kere o havayı. Ben anlamıyordum o sıralarda ne demek istediğini tam anlamıyla...  Hem şaşırmıştım da babam hayal kuruyordu.. 

İlk gidişimde, hele Medine'de... Canım ensarım benim. Canlandı bir anda yine gözümde. Pek konuşmazlar. Sürekli temizlik halindeler. Binlerce Kuran, rahle günde kaç defa siliyorlar bilmiyorum. Oruçlar açılıyor, yemekler yeniliyor... Sonra ziyarete geçiliyor, dönüp bakıyorum görevliler adeta pire gibi hızlıca temizliyorlar her yeri. Halılar süpürülüyor, halılar kalkıyor yerler yıkanıyor, boş zemzem bidonları gidiyor yenileri geliyor, kirli bardaklar atılıyor azalan bardaklara takviye geliyor.

Çok kibarlar... Kimseye zarar vermeden, ellerindeki poşetlerle umreciler arasında usulca ilerleyerek çöpleri topluyorlar.. Nerede olduklarını, neye hizmet ettikleri belli. Çok az maaşa çalışıyorlar. Sadakalarını ceplerine usulca koyunca, peçelerinden gözüken gözlerinin gülüşü... Dua eden dilleri ve birleşen eller.. 

 Farklı bir şey var onlarda..

Çekiyor bir şey beni...

Onları izlerken dalıp gittiğim çok oluyor.

Kabe'de tavaf yaparken, ellerinde paspas ile hem tavaf edip hem temizliyorlar.. 

Temizlik görevlileri meşhurdur aslında Kabe'de.. Umrecilerin hikayeleri arasında vardır.Anında kırmızı şeritleri çekip çember oluşturan 10-20 kişilik yeşil elbiseli gruplar... Birkaçı kimseyi rahatsız etmeyen deterjanlı su ile sular çemberi, birkaçı yıkar, birkaçı da fırçayla kayarak ilerler, birkaçı da kurular, geri kalan da kırmızı şeridi toplar bir başka yeri temizlemek üzere...

Birgün Kabe'de tavafımı bitirip namazımı kıldıktan sonra iç kısıma ilerlerken bir görevli çekti dikkatimi. Sakalları göğsünün az yukarısında olan bu yaşlı görevlinin  yüzü öyle tanıdık... Oysa ilk defa görmüştüm... Ama  bir tanışıklık var gibiydi. Yanımdan geçerken tebessüm etti. Dalmışım arkasından.. Öyle bakakalmışım. Sonra el salladı. Ama arkası dönüktü, döndü baktı ve yine el salladı aynı güzel bakışı ile... Unutamadığım güzel anılardan.. Hala ona baktığımı nereden biliyordu ki?

Özlüyorum... Bu günlerde daha da çok özlüyorum.. Tarifsiz her yerini, huzura durmayı... 

Çok hem de. 

Yerlerinde olmak isterdim onların...

Kabe'de bir temizlik görevlisi, bir hizmet bekçisi de ben olmak isterdim.. Tıpkı babam gibi.

11 Mayıs 2014 Pazar

Böyle bir an


Son anda bindiği vapurda, gidiş yönün tersinde boş bulduğu ilk  koltuğa oturdu..

Hep kendisinin en son bindiğini düşünürdü. Sağ omzunun hizasından gelen insanların telaşlarını bakmasa da hissedebiliyordu. Son binen o değildi. Vapurun yarısı doluydu hemen hemen. Şöyle bir etrafa baktığında sağında sarı saçlarının yarısının yüzünü kapattığı bir anne, ikiz çocuklarıyla baş etmeye çalışıyordu. 4-5 yaşlarında olan ikizlerden uzun boylu olanı ile göz göze geldi. Biraz da uslu durmasını ima eder bir gülümseme gösterdikten sonra önüne döndü. Hala kapatmadığı şemsiyesini kapatarak, ayaklarının yanına sularının süzülmesi için bıraktı.

Bu sırada, gözü iskelenin duvarında, Osmanlı'dan kalma olan iskele ismine takılmıştı.

Giderek uzaklaşan yazı, uzaklaştıkça iskelenin çevresindeki küçülen insanlar arasında kayboldu kahramanımız. 

Buz mavisi, boyunun iki katı uzunluğundaki, çift kanatlı kapıyı hafif aralayarak içeri süzüldü.

Karşısında u harfini anımsatan, belli aralıklarla tahta şeritlerin olduğu , yerden çok da yüksek olmayan sedir ilk dikkatini çeken şey oldu. Kapıyı kapatıp, arkasına yaslandığında ise çok büyük olmayan bu odada ne kadar çok pencere olduğunu fark etti. Her pencerenin yerlere kadar olan açık mavi fon perdeleri ikişer boğum halinde toplanmıştı. Perdedeki desen, krem rengi duvar kağıdı ile duvardaki kağıdın rengi, halıda var olan motiflerin renkleriyle uyum içerisindeydi. Odanın yarısına eşit olan ve tavanın da tam ortasında yer alan avizenin ne çok taşı vardı. 

Dışarıda güneş olmamasına rağmen oda çok aydınlıktı. Sol tarafında duvarda asılı olan saate baktı. İkindi sularıydı. Hemen yanında altın varaklı çerçeve içerisinde, kafasında kırmızı fesi, omuzunda çeşitli apoletleri olan, daha önce hiç rastlamadığı bir adamı gördü. 

Odayı incelemeye başladı, sağdaki sedirin yanında sedirden biraz daha uzun olan rahle, üzerindeki sedef işçiliği ile sanatına hayran bıraktırdı. 

Avizenin tam altında sedirin ortasında altın renginde olan nesnenin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bir ibrik miydi? 

Neden sonra kapıda olduğunu sorguladı. Sedire oturmaya karar vermişken, hemen sağında krem rengi oymalı konsolun üzerinde, 8 köşeli antika gramofonu gördü. Hayran olmamak mümkün değildi. Acaba plak var mıdır düşüncesi ile gramofona doğru ilerlerken, üzerinde var olan plağı gördü. Kırılacağını düşünür gibi, çok hafif bir dokunuş ile iğneyi plağın üzerine getirdi. Birkaç saniye eğilerek sesin çıkmasını bekledi. Tam da istediği ses bu sırada duyuldu, bir kanun olmalıydı bu, ya da ud muydu? Zaten hemen ayıramazdı ikisini. Üzerinde çok düşünmeden sedire doğru ilerledi. 

Kadifemsi kumaşa elini dokunarak farklı bir yumuşaklık hissi aldı. Açık olan alt pencereden esen hafif rüzgar ile camdan dışarı bakmak istedi. Çok geniş bir bahçe karşıladı gözlerini ilk önce. Oturduğu oda tahminince iki ve ya üçüncü katta olsa gerekti. Bu katın boyunda uzunca sıralı ağaçlarla çevreliydi bahçe. Hemen önünde belli belirsiz aralıkla ama düzenli küçük ağaçları gördü. Meyve ağaçları olsa gerek minik çiçekleri açmıştı bile. 

Açık olan pencereye biraz daha yaklaşmıştı. Sağ tarafta evin girişi vardı. Mermerden yapılmış çift sıralı merdivenlerin birleştiği yerde evin kapısını gördü, Koca iki tokmak kapının iki yakasında aynı hizada duruyordu. Biraz daha önü eğilerek. Evin yarı beline kadar dolanmış olan sarmaşığı gördü. Buradan böcek girebilir diyerek biraz tedirgin oldu. 

Pencereden kafasını geri çekip gramofondaki fon müziğin bitip sözlere başlamasına bekliyordu. 
Sonra duraksayıp, sorgulamaya başladı. Burası kimin eviydi, bu eşyalar hangi zaman dilimine aitti, hangi mevsimde, hangi şehirdeydi, daha önce tatmadığı bu tadın adı neydi? 

Tam da bu sırada kapıda bir ses duydu "tık tık".
Oda da ondan başka kimse yoktu. -Buyrun, girin ... mi diyecekti.

Oturduğu yerde, bir öne bir arkaya doğru irkildi. Etrafında aynı anda bir öne bir arkaya giden insanları gördü.

Havanın dalgalı olmasınında da katkısıyla, kaptan diğer yakaya yanaşırken yine sarstı vapuru. Vapurun tam yanaşmasını beklemeyen sabırsız yolcuların ahenkli dansı da bundan olsa gerekti. 

Son anlarda bindiği vapurdan yine son inen yolcular arasında terk ediyordu vapuru ve hikayeyi kahramanımız.

Bir filmden mi etkilendi,

Ya da bir kitaptan,

Dinlediği bir hikayeden..

Düşünmedi çok. Her ne ise güzeldi.

Az hayal kurardı. Bu da onlardan biriydi. Tek kahramanı olduğu hikayenin tadı damağında kalmıştı ama güzeldi. 

Yeniden hayal kurduran Allah'a hamd ederek, şemsiyesinin altında ıslanmayı başka zamana erteleyerek yürümeye devam etti.